Öne Çıkan Yayın

Tüp Babayım "Bir babanın gözünden tüp bebek yolculuğu"

Tüp Babayım  "Bir babanın gözünden tüp bebek yolculuğu" 9 Şubat'ta çıkıyor

30 Mayıs 2014 Cuma

KIZ BABASI OLDUM

Aslında annesinin karnında cinsiyetini öğrendiğim anda başladı kız babası olma heyecanım.

Tabii ki kız ya da erkek hiç fark etmeyecekti ama bebeğimizin kız olduğunu öğrenince bambaşka oldu…

Hep sağdan soldan duyardım;

“Kız evlat çok farklı”

“Kız çocuğu baba için ayrıdır”

“Kız çocuğu babasına düşkün olur”

Gerçekten kız evlat çok farklıymış. 2,5 senede bunu bayağı öğrendim ama çok iyi öğrendim diyemiyorum çünkü daha görüp yaşayacağım çok şeyler var. Başka bir deyişle kızımın bana gösterip yaşatacağı da olabilir.

Doğar doğmaz başladı aramızdaki sihirli baba / kız ilişkisi. Kokusu, yarım yamalak bakışı, minik hareketleri, dokunduğumda hissettiğim bambaşka bir duyguydu. Hayatımda hiç yaşamadığım ve yaşayabileceğimi de hiç sanmadığım duygular. Hani ikinci olursa gene yaşanır diye düşünülebilir ama o ilk duygularla aynı yoğunlukta olacağını sanmıyorum.

Dünyadaki ikinci gününde emmesi için annesine vermek üzere kucağıma aldığımda, önce sessizce yüzüne bakıp sonra kokusunu içime çektim ve ilk defa O’nun için ağladım. Mutluluktan ve tarifi imkânsız o sevgiden… Erkekler ağlamaz diye bir şey yoktur ve özellikle kız babası ağlamaz diye bir şey kesinlikle yoktur…

Daha doğmadan aylar önce, bundan sonraki tüm hayatımı kızıma göre plânlamaya başladım. Bir kere kendimi taaa o zaman kral olarak görmeye başladım. Çünkü kızım, benim prensesim olacaktı. Eşim bunu kıskanabilir ama öyle..

Doğduğu gün sigarayı bırakacağım diye kendi kendimi şartladım ve gerçekten de dediğimi yaptım ama sadece 3 ay sürdü. Sonra gene başladım maalesef.. Fakat kızım beni bir kere bile sigara içerken görmedi. Daha sonra, kızım 23 aylıkken büyük oranda O’nun için ve tabii ki karım için sigara içmemeye başladım. İçmemeye başladım diyorum çünkü ilk gün kızımla baş başa iken “hadi içmeyeyim” dedim ve o gün içmedim… Ertesi günde aynı şekilde “hadi bugün de içmeyeyim” dedim ve böyle diye diye aradan 8 ay geçti… Artık kızım, kucağıma geldiğinde veya beni öpmek istediğinde (kırk yılda bir oluyor ama olsun!) iğrenç şekilde sigara kokmuyorum..

Hiç kimseden çekmediğim, umurumda olmayacak nazı, kaprisi, şımarıklığı kızımdan çekiyorum. Hem de seve seve ve inanılmaz bir sabırla. Çünkü O’nu koşulsuz, şartsız delicesine seviyorum. Aşk falan demiyorum ve çocuğum için “aşkım”, “sevgilim” gibi tabirler kullanmayı kesinlikle sevmiyorum.. Bu bambaşka ve çok değişik bir sevgi.. Tarifi imkânsız…

Bu sevgim gün geçtikçe büyüyor, ama kızım sanırım benim gözümde hiç büyümeyecek. O hep benim küçük prensesim olarak kalacak. Elimden geldiğince arkasında olduğumu bilmesini sağlayarak ayaklarının üzerinde sağlam bir şekilde durmasını sağlayacağım tabii ki. Hayatı boyunca benden bir şeyler, bazı izler taşıyacak ister istemez. Çünkü bütün kız babalarında olduğu gibi ben onun hayatını ilk aşkı olacağım. Hatta sanırım beni dünyanın en yakışıklı erkeği olarak gören tek dişi olacak. Karımın bile azıcık olsa da beni böyle gördüğünü hiç sanmıyorum.

Tabii tüm bunları yaşarken 40 yaşımdan sonra kızımın karşısında bir de maymun olmak var. Kimsenin ama hiç kimsenin karşısında hayatta yapmayacağım şeyleri kızımın karşısında rahatlıkla yapıp resmen “maymun” olabiliyorum. Benim bile aklıma gelmeyecek danslar, oyunlar, şaklabanlıklar yapabiliyorum. Hayatım söz konusu olsa bile başkası için yapmayacağım şeyler. Ama kızım için her şey değişiyor… Birde bunları 40 yaşından sonra, bu cüsse ile yapmak apayrı.. Bazen parmağını ağzına alıp “baba, ne yapıyorsun ya? Bu ne hâl?” dermiş gibi bakmasa aslında daha güzel olacak ama gene de O’nun ufacık bir tebessümü bile beni mutlu etmeye yetiyor.

Kuaför olmadığıma göre kimsenin saçını özene bezene taramadım, taramam.. Ama oturup ciddi ciddi uğraşarak kızımın saçlarını tarıyorum, tokasını takıyorum…

Çizgi filmin sonundaki o garip dansları benden başkası ile yapmak istemiyor, bende zaten ondan başkası ile hayatta yapmam.. Ama salonun ortasında karşılıklı yapıyoruz o animasyon hareketleri…

Banyosunu yaptıktan sonra bornozunu giydirip kucağım aldıktan sonra kafasını omuzuma koyup uzun bir süre o şekilde yatması benim için en keyifli anlardan biri…

Tamam, bazen bana uşak muamelesi de yapmıyor değil. Aslında bazen değil sık sık yapıyor bunu… Mesela sütünü annesinin kucağında içmeyi seviyor ama benim hazırlamamı istiyor. Burası gayet normal ama hazırlayıp götürünce beni kovması ne olacak? Sütünü alıyor ve konuşmaya bile gerek duymadan parmağıyla işaret ederek beni kovuyor. Ama biliyor ki nasıl olsa babasına nazı geçecek, babası onun için her şey yapar ve bu ona dokunmaz. Nasıl olsa arasında özel bir bağ var.

Arada annesini de kızdırdığımız oluyor. Ciddi olmayan ufak tefek konularda annesinden fırça yediğinde çaktırmadan göz göze gelip, sessizce gülümseyerek ve göz kırparak ”Aman boş ver” moduna geçebiliyoruz. Annesi bunu fark ettiğinde biraz kızıyor ama ne yapalım biz baba / kız ilişkisi içindeyiz.

Lâl şu anda 2,5 yaşında ve henüz o efsaneleşmiş şekilde bana anlatılan baba düşkünlüğü başlamadı. İşine geldiğinde yaklaşıyor ama birkaç ay sonra üzerimden inmeyecek, bana düşkünlüğü iyice artacak. Sabırsızlıkla o günleri bekliyorum. Annesi de bekliyor aslında.. “Artık sana düşkünlüğü başlasa da benim yakamdan biraz düşse. Devamlı tepemde, biraz da senin tepende olsun” diyor. Bence de olsun… Ben bekliyorum ve kızımla daha içli dışlı, daha sıkı fıkı olmak istiyorum. Aman yanlış anlaşılmasın.. Gene baba olarak tabii ki.. Kesinlikle arkadaş olarak değil.. O’nun arkadaşa değil ama özel şeyler paylaşabileceği, arasında özel bir bağ olacak babaya ihtiyacı var.. İstemediği kadar çok arkadaşı nasıl olsa olacak ama babası sadece ben olacağım.

Seneler sonrasını şimdiden düşünüyorum ve gerçekten çok zor geliyor bana… Bir gün gelecek ve yanımdan uçacak… Evlenecek, bambaşka bir hayatı olacak, anne olacak… Bir sürü etiket olacak üstünde.. Ama ben hep babası olarak kalacağım.. Tüm hayatı boyunca, nerede olursa olsun hep “baba” diye seslendiğinde yanında olacağımı, arkasında olduğumu, ona verdiğim güveni hep hissedecek...


O benim bir tanecik, parlak “çiy damlam”…

21 Mayıs 2014 Çarşamba

HASTALIĞIN ADI: PFAPA SENDROMU


Öncelikle belirtmek isterim ki bu konuyu ne bir uzman olarak yazıyorum ne de tıbbî ve bilimsel bir şekilde yazıyorum. Sadece bir baba olarak yaşadığım ve yeni öğrendiğim bir bilgiyi paylaşıp başka anne – babalara da fikir verebilmek, naçizane bilgilendirmek için yazıyorum. Sonra “Sen nereden ahkâm kesiyorsun?”, “Sen nereden biliyorsun ki pfapa falan yazıyorsun?” demeyin.

Bir Cuma günü akşamüzeri ben işten eve dönerken eşimden bir telefon geldi. Lâl, evde babaannesi ile oynarken boynunu tutarak ağlamaya başlamış. Sanki boynu sapmış gibi bir izlenim vermiş en başta. Fakat geçmeyince eşim işten eve gelmiş hemen ve babaannesi ile birlikte alıp hastaneye, çocuk acile götürmek üzere yola çıkmışlar. Bende direkt oraya gittim tabii. Çalıştığım üniversitesinin çocuk aciline.

Ben gidene kadar muayenesi olmuş, tahlil için kan alınmış ve sonuçlarını bekliyorlardı eşim ve annem. Tabii ki halsiz ve bitkin, aynı zamanda huysuz, arızaya geçmiş, ayarları bozulmuş kızım Lâl.

Tahlil sonuçlarında çıkan sonuç doktorun söylediğine göre lenf bezleri şişmiş ve iltihaplanmış. Emin olmak için bir de ultrason çekildi ve burada da şiştiği fakat tehlikeli boyutta büyümediği tespit edildi.

Neyse, sonuç olarak antibiyotik ve ateş düşürücü/ağrı kesici bir şurup yazılı reçeteyi şefkatle avuçlayarak çıktık hastaneden. İlaçları kullandık ve 2-3 gün sonra ateş ve ağrısı kesildi Lâl’in. Bu arada Lâl’i doğumundan beri takip eden kendi doktorunu da bilgilendirdik ve bir de ondan fikir aldık. Bizim için esas önemli olan onun söylediği. Burada söylemeden de geçemeyeceğim; her bebeğin doğumundan itibaren düzenli olarak gelişimini takip eden çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı yani kısacası çocuk doktoru olmalı bence. Lâl şu anda 2,5 yaşında ve böyle sağlıklı, düzenli bir gelişimi olmasını büyük ölçüde doktoruna borçluyuz diyebilirim.

Tam 4 hafta sonra bir pazar günü aynı şeyler tekrar oldu Lâl’de. Çocuklarda genelde hastalıklar hafta sonu olur ya hani nedense? Gene boynunu oynatamıyor, ateş, ağrı… Hemen doktorunu aradık ne yapalım diye. Bu sefer acile falan götürmeden önce ona sorduk. Bize sadece ateş düşürücü/ağrı kesici ilaç verip takip etmemizi ve ertesi gün sabah muayeneye getirmemizi söyledi. O gece gene ateşlendi. Ateş 38,9’a kadar çıktı. Belki daha da çıkabilirdi ama zamanında verdiğimiz ilaç sayesinde önlediğimizi düşünüyorum.

Ertesi gün muayeneye gittik. Doktorumuz muayene sonucunun gayet temiz olduğunu, tehlikeli hiçbir durumun bulunmadığını söyledi. Ve işte o bombayı patlattı; “Lâl’de pfapa sendromu var!”

Doktorluk hayatı boyunca sadece 3 – 4 hastasında görmüş bu hastalığı. Yani çok nadir ve fazla bilinmeyen bir hastalıkmış.

İlk defa duyduğumuz için dikkat çekici şekilde şaşırdığımızı gördü Lâl’in doktoru ve hemen açıklama gereği hissetti tabii ki. Onun açıklamalarından ve internette yaptığım araştırmalardan öğrendiğimi de paylaşmak istiyorum sizlerle.

Nedir bu ‘Pfapa Sendromu’?

Pfapa, İngilizce’de Periodic Fever (periyodik ateş) Aphtous stomatitis (ağız içi aftlar-yaralar) Pharyngitis (Boğaz iltihabı) Adenitis (boyun lenf bezlerinde şişme) kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor.
İlk kez 1985 yılında adı konulmuş. Aman aman bilinen bir hastalık da değil açıkçası. Her doktor da bilmiyor sanırım. 2- 4 yaşında başlıyor ve 8 – 10 yaşına kadar sürüyor. Fakat işin avutucu tarafı, hiç değilse kalıcı bir hasar vermiyor çocuğa.

Öyle tanı koymaya yarayacak bir kan testi, görüntüleme yöntemi, muayene şekli falan yok. İlk kez görüldüğünde klasik enfeksiyona bağlı olarak lenf bezi şişmesi, boğazda kızarıklık hatta belki beyazlaşmış iltihap, bunlara bağlı olarak ateşlenme, ağızda aft ve yara. Lâl’de yemek yerken falan ağzını tutarak ağlıyordu acıdan. Bizde herhalde dilini ısırdı falan diye düşünüyorduk. Meğerse ağzında aft varmış iyi mi… Görünüşte antibiyotiği daya 2-3 güne iyileşir tanısı konulacak bir hastalık gibi. Ki ilk atakta  öyle de yapılıyor.

Yaklaşık 3 – 4 hafta sonra aynı şekilde tekrarlıyor hastalık. Gittiğiniz bir çok doktor öncesini bilse bile “Hay Allah.. Gene nüksetmiş” diyerek o okunmaz yazılarıyla antibiyotiği reçeteye yazıp “10 gün kullan gel” diyerek gönderiyor. İşin garibi antibiyotik hiçbir şekilde etki etmiyor bu hastalığa. Sadece çocuk gereksiz yere antibiyotik kullandığı ve vücudunun zarar gördüğü ile kalıyor.

Ama kendini geliştirmiş bilen doktor ise duruma uyanıp “Ahanda bu bildiğin phapa sendromu” diyor. Tedavisi ise sadece ve sadece atağın herhangi bir zamanında tek doz prednizon veya prednizolon tedavisi. Yani bildiğiniz kortizon. En son çare olarak da bademciklerin alınması gerekiyormuş. Hemen aklınıza kötü şeyler gelmesin ve korkmayın. Gerçi işin içinde kortizon olunca korkmakta ve endişelenmekte çok haklısınız. Bende bunu şiddetli şekilde yaşadım ama Lâl’in doktoru hemen beni aydınlattı. Tek doz kullanımda (ki tek doz bile değil.. ¾’ü kadar veriliyor) hiçbir yan etkisi ve olumsuz sonucu yokmuş. 5 – 6 gün düzenli kullanmadan sonra o bilinen ve hiç de hoş olmayan etkileri baş gösteriyormuş. Yani bir kez ve tek doz kullanımda, büyüme gelişme üzerine veya çocuğunuzun hormonal sistemi üzerine hiçbir yan etkisi yokmuş.

Lâl’in doktoru çok güzel şekilde ilacı nasıl kullanacağımızı da anlattı. Oral yoldan, tek seferde tamamını vermemiz gerekiyormuş. Meyve suyu, süt gibi sevdiği bir içecek ile karıştırırsak daha iyi olurmuş çünkü tadı iğrençmiş. Tabii karıştırdığımız içeceği abartmamamız gerekiyormuş. İlacın dozu kadar eklemek yeterliymiş.

İlacın uygulanmasından itibaren en erken 4 saat sonra normalde ise 8-10 saat sonra etkisini gösterirmiş. Bu süre sonunda da hemen kendisini arayıp durumdan haberdar etmemizi rica etti. Sağ olsun biraz endişemizi görünce her şeyi en ince detayına kadar anlattı ve rahatlattı bizi. Endişemiz sadece ilacın kortizon olmasından kaynaklanıyor yoksa kendisine karşı en ufak bir güvensizliğimiz veya soru işaretimiz yok. O ne derse odur bizim için Lâl’in sağlığı açısından.

Çıkıp reçetedeki ilacı aldık, nasıl uygulayacağımızı bir de eczacıdan öğrendik ve eve gittik. Akşam saatlerinde öğrendiğimiz ritüele göre ilacı Lâl’e yutturduk ve bir süre sonrada uyudu. Bütün gece neredeyse saat başı kalkıp kontrol ettim Lâl’i. Tabii eşim de benimle beraber. Sabaha karşı ateş falan kalmadı Lâl’de. Sabah uyandığında da baktık ki lenf bezlerinin şişliği bâriz şekilde azalmış, daha enerjik, çok daha iyi görünüyordu Lâl. Gözlerinde ki baygınlık falan hepsi geçmiş. O andan sonra çok ama çok rahatladım.

Böylece bir hastalığı daha işini bilen, kendini geliştirmiş ve boş vermeyen bir doktor sayesinde atlattık. En azından uzunca bir süre yeni bir atak olmayacağını umarak. Bir kez daha gördük ki çocuğumuz için doktor gerçekten çok önemli. Tek bir doktor.. Konusunda uzman, bilgili ve kendini geliştirmiş…

İşte Pfapa Sendromu denen hastalıkta buymuş ve biz de böyle yaşadık. Tabii ki her ateşlenme, enfeksiyon durumu phapa sendromu değildir. Bu kadar da basit değil durum. Bunu en iyi doktor bilir. Cahilce davranmamak ta fayda var.